O Gözler
Yıl 1919.
Bandırma vapurunda bir çift mavi göz.
Bakıyor.
Ufka değil, tarihin en derin köklerine bakıyor.
Mesele Sadece Toprak Değil
Pek bilmeyiz. Okumayız. Bize anlatılan tarih, savaş meydanlarından ibarettir ama asıl savaş kültür cephesindedir.
Adam, ayağında çizmeleriyle siperde yatarken bile kitap okuyordu. Elinde Fransızca antropoloji dergileri, aklında ise binlerce yıllık bir muamma: Türkler kimdir?
Bugün Göbeklitepe diyoruz, “Dünya tarihi değişti” diye manşet atıyoruz. Oysa o mavi gözler, güneşin doğduğu yerin daha derininde, Asya’nın kalbinde, Sümer’in tabletinde, Hattuşa’nın taşında Türk’ün izini arıyordu.
Yazıdan Önce Biz Vardık
-
Tamgalar: Bugün kullandığımız emojiler gibi değil; her biri bir mühür, her biri bir varoluş çığlığı.
-
Orhun Yazıtları: “Ey Türk, titre ve kendine dön!” diyen o taşlar, sadece birer anıt değil; bir milletin ilk anayasası, ilk vasiyetnamesiydi.
-
Kopuz: Tellerine vurulduğunda bozkırın rüzgarını, atların nal sesini getiren o ses; bugün Anadolu’da bağlama oldu, Macaristan’da keman, Balkanlar’da hüzün.
Bir Büyük Coğrafya
Türk kültürü dediğin, sınır kapısında bitmez.
Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan bir “Turan” tınısıdır bu.
İçinde Yakutistan’ın soğuğu da vardır, Rumeli’nin sıcak neşesi de.
Kırım’ın sürgün acısı da sinmiştir üstüne, Macar ovasının vakur duruşu da.
Balkanlar’da bir türkü duyarsın, sanki Erzurum’da bir yayladadır.
Sivas’ta bir halaya durursun, sanırsın Türkistan’da bir düğündesin.
Çünkü kültür dediğin; kanda değil, ruhtadır.
Sonuç Olarak
Bugün biz…
Kendi tarihimizi dizilerden, kültürümüzü ise sosyal medya postlarından öğrenmeye çalışıyoruz.
Oysa kökler aşağıda. Derinde.
Toprağın altında değil, ruhun en saf köşesinde.
Türk Ata’nın çocuklarıyız.
Güneşin doğduğu yerden batıya doğru akan o büyük nehrin damlalarıyız.
Mesele sadece geçmişi bilmek değil.
Mesele, o şanlı geçmişin ağırlığını bugünün modern dünyasında, akılla, bilimle ve sanatla taşıyabilmektir.
Çünkü…
Ne mutlu Türk’üm diyene!

