1960’lı yılların Türkiye’si, çok partili hayata geçişin ve hızlı sanayileşmenin ötesinde, toplumsal dokuda derin bir değişimin de sahnesiydi. O dönemden itibaren istatistiklerin “güvenilir insan” oranındaki sert düşüşe işaret etmesi, bugün yaşadığımız pek çok kronik sorunun köklerine ışık tutuyor. Bir toplumda güven; ekonomiden adalete, siyasetten toplumsal barışa kadar her şeyin üzerine yükseldiği görünmez çimentodur.
Bilgeliğin ve Liderliğin Temeli: İtimat
Tarih boyunca büyük düşünürler, bir toplumu ayakta tutan temel direğin güven olduğunu vurgulamıştır. Ünlü filozof Konfüçyüs, bir devlet yönetimi için ordudan ve yiyecekten daha önemli olanın “halkın güveni” olduğunu savunur. Ona göre yiyecek biterse açlık, ordu yoksa işgal olur; ancak güven biterse devletin ruhu ölür.
Modern çağda ise Mahatma Gandhi, “Güven kazanmak yıllar sürer, kaybetmek saniyeler, onarmak ise sonsuz bir zaman alır” diyerek bu hassas dengenin altını çizmiştir. 1960’lerden itibaren yaşanan toplumsal kırılmalar, inşa edilmesi yüzyıllar süren toplumsal mutabakatın nasıl hızla zedelenebileceğini göstermiştir.
İnancın Özü: “Emin” Olma Sorumluluğu
İslam medeniyetinin ruhuna baktığımızda güven kavramının imanın bir parçası olduğunu görürüz. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberlikten önceki lakabının “El-Emin” olması, güvenin tüm kimliklerden üstün bir öncelik taşıdığının en büyük kanıtıdır. İslam, mümini tanımlarken “insanların elinden ve dilinden emin olduğu kişi” vurgusunu yapar. “Emanet (güven) kaybolduğu zaman kıyameti bekle.” (Hadis-i Şerif)
Bu bakış açısıyla, bir toplumda güven oranının düşmesi sadece istatistiksel bir veri değil, aynı zamanda bir medeniyet aşınmasıdır. Komşusuna güvenmeyen bireylerin çoğalması, “ben”in “biz”den koparak manevi bir çölleşmeye sürüklenmesidir.
Güvensizliğin Kara Gölgesi: Kutuplaşma
Güvensizliğin en yıkıcı etkisi, toplumun hücrelerini birbirinden ayıran kutuplaşmadır. İnsanlar birbirine güvenmeyi bıraktığında, gerçeği aramak yerine kendi yankı odalarına çekilirler.
Ötekileştirme: Güvenin azaldığı iklimde “diğeri” artık bir komşu değil, bir tehdittir.
Sosyal Felç: Kutuplaşmış bir toplumda ortak bir gelecek hayali kurulamaz. Enerji ilerlemeye değil, birbirini engellemeye harcanır.
Geleceği İnşa Etmek İçin Elzem Adımlar
1960’lerden sonra başlayan ve günümüzde kutuplaşmayla derinleşen bu güven erozyonunu durdurmak, artık bir tercih değil milli bir beka meselesidir. Toplumsal onarım için şu adımlar hayati önem taşır:
Hukukun Üstünlüğü ve Şeffaflık: İnsanların birbirine güvenmesi için önce sisteme güvenmesi gerekir. Adalet mekanizması, kim olduğuna bakmaksızın herkes için “emin” bir sığınak olmalıdır.
Eğitimde Karakter İnşası: Eğitim sistemi sadece akademik başarıya değil; dürüstlük, sözünde durma ve empati gibi “emin insan” olma değerlerine odaklanmalıdır.
Diyalog Köprüleri Kurmak: Siyasetten sivil topluma kadar her alanda “biz ve onlar” dilini terk ederek, farklılıkları zenginlik kabul eden yeni bir toplumsal sözleşme imzalanmalıdır.
Liyakat Esası: Kamusal ve özel alanda liyakatin tesis edilmesi, “emanetin ehline verilmesi” ilkesinin hayata geçirilmesi, adaletsizlik duygusunu ve dolayısıyla güvensizliği ortadan kaldıracaktır.
Sonuç
Bir ülkenin gerçek zenginliği bankalarındaki döviz değil, vatandaşlarının birbirine bakarken duyduğu emniyettir. Güvensizlik bizi kutuplara ayırıp yalnızlaştırırken; güven, farklılıklarımıza rağmen bir arada durabilmemizi sağlar. 1960’lardan sonra kaybetmeye başladığımız o güven kırıntılarını, hem evrensel etik değerlerle hem de kadim inanç sistemimizin “eminlik” düsturuyla yeniden toplamak zorundayız.
Unutmayalım ki; güvenin bittiği yerde sadece binalar yükselir, toplumlar değil. Dürüstlüğü bir politika değil, bir yaşam biçimi haline getirdiğimizde yeniden gerçek bir “toplum” olabiliriz. Sevgi ve güven toplumu olmadan çağdaş bir uygarlık inşa etmek neredeyse imkansızdır. Bu vesileyle, sevgi dolu bir toplum kurma umuduyla yolumuza devam edelim.
Sevgi toplumunu kurma dileğiyle hoşçakalın sevgiyle kalın.
Özcan Kartal

