MASKELİ SÖZCÜKLER

4 dk okuma 0
Paylas:

Bugün içimde bir okuma hevesi doğdu. Kitaplığıma göz atarken bir ses işitir gibi oldum; okul yıllarından eski bir tanıdıktı sanki. Sesi biraz kırılgandı. Evet, yanılmamışım; bana seslenen Türkçe Sözlüğümdü:
– “Biraz bana bakar mısınız Özcan Hocam?” dedi ve ekledi: “Bugünlerde sözcüklerim anlamını yitirmeye başladı.” Ardından dert yanmaya devam etti:
– “Bilhassa gençler sözcüklerimi kısaltarak yazıyor. Karşılığı varken yabancı ve uyumsuz kelimeler kullanarak beni iyice aşure çorbasına benzettiler. Çoğunlukla art niyetli kişiler ve bilhassa siyasiler, en güzel sözcüklerime neredeyse maske taktı. Tüm savaşların adı ‘barış’, tüm kargaşaların adı ‘demokrasi’, tüm yoksullukların anlatımı ise ‘eşitlik’ oldu. Ben üzülmeyeyim de kimler üzülsün?”
Sözlüğüme hak verdim. Onu elime alıp sayfalarını karıştırmaya başladım. Önce “adalet” sözcüğü takıldı gözüme. Derin derin düşündüm; altın yaldızlı harflerle süslenen adalet saraylarında adalet var mıydı? Ya da yaşam biçimlerimizde?
Ardından “barış” sözcüğünü heceledim. Tek anımsadığım Barış Manço oldu: “Yaz tahtaya bir daha, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa…” Sonra büyük kurtarıcımızın dünyaya mal olan o ünlü vecizesi düştü aklıma: “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Ne kadar asil bir söz… Barış ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Peki; iş barışını, sosyal barışı tesis edebildik mi? İnsan hakları savunucusu Batı ülkeleri, barış adı altında Orta Doğu’yu kan gölüne çevirmedi mi?
Sonra sırasıyla “güven”, “huzur” ve “maske” sözcükleri ilişti gözüme. Neredeyse güven duyduğumuz hiçbir kurum kalmadı. Hayır kurumlarına bile güven duyamazken nasıl huzur bulacağız? Çok yakın zamanda atlattığımız koronavirüs belasıyla mücadele ederken kullandığımız maskeler yaşamımızın bir parçası olmuştu. Ancak bu süreçte birçok kişinin de “maskesi” düştü; güçlü bildiğimiz ülkelerin bile gerçek yüzü göründü.
Ardından “namus” sözcüğü çıktı karşıma. Şener Şen’in ünlü Çıplak Vatandaş filminden o çarpıcı replik geldi aklıma: “Namuslu çıktı namussuz!” Bu cümle toplumsal çürümüşlüğümüzü ne kadar da güzel özetliyor. Namussuz olsa el üstünde tutacaklar ama adamcağız namuslu çıkıyor…
Sevgili dostlar, artık sözcükleri harmanlayacağım; böyle fihrist gibi yazmak beni de yorar, sizleri de. Dinli ile dinsiz, mert ile namert ittifak halinde kol kola, omuz omuza halay çekiyor kaotik bir curcunada. Cahil şıh oldu, az bilenler mürit… Cahiller, şıhın çorbasının suyu için sıraya girdi. Sözlüğüme hak veriyorum; bütün kelimeleri değiştirdiler. Değişmeyen, çürümeyen çok az insan kaldı: İyi aile terbiyesi almış, gerçekten okumuş ve öğrendiğini hayatına yansıtmış insanlar…
Değerli şair Celal Çalık’ın Susku adlı şiirinin finali, günümüzün çürümüşlüğünü ne güzel özetliyor:
“… Bütün taşlar sabıkalı / Bütün köpekler salık / Cep cebin içinde.”
Bir toplum çürümeye yüz tutmuşsa o toplumun sözcükleri de çürür. Söyleyin dostlar, bu sözcüklerin çürümesine yok mu bir çare?
Sokaklardaki, caddelerdeki tabelalarda Türkçe sözcük kalmayacak bu gidişle. Televizyon kanallarının isimleri bile çoğunlukla yabancı. Toplumun çürümüşlüğü sözlerimize yansımış adeta. Köle olmak istemiyor; daha doğrusu yok olmak, tarihin karanlığında kaybolmak istemiyorsak, Türk kültürünün ana kaynağı olan dilimizi korumak ve geliştirmek zorundayız.
Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku’nda belirttiği şu cümleleri unutmayalım:
“Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.”
Bunun yegâne yolu; Türk kültürünü içine düşürüldüğü bataklıktan çıkarmanın yolu, Türkçemizi korumaktan ve geliştirmekten geçer vesselam.
Hoşça kalın, Türkçe ile kalın, sevgiyle kalın.
Özcan Kartal