Vuslat ağır adımlarla yürüyor darağacına,
Tek ruh, iki beden tutunmuş kaderin koluna.
Üzerinde sevdanın lekesiz, bembeyaz gömleği…
Ne yağlı urgan ne de bir cellat var bu idamda;
Sadece sonsuz bir bekleyiş düşer
iki kalbin titreyen boşluğuna.
Bulutlar hıçkırıyor, gök inliyor,
Güneş vuslatın kızıl kanını ufukta ısıtıyor.
Celladın kadehi dudaklarında, yudum yudum zehir içiyor.
Aşkın özlemi, hırs sofrasında meze gibi sunuluyor.
Günahkâr, kendi vebalinin zehrinde can çekişiyor.
Sonsuz bir sevda yetim, ciğerlerde kor gibi yanıyor.
Ey bedene hükmeden günahkâr,
Sanma ki bu ruh senindir.
Kendi ayazında donarken
Sakın aşkın ateşini söndürmeye kalkma;
Çünkü ateş, küllerin bağrından doğar.
Kafesi kırmak kolaydır belki,
Ama içindeki ankayı öldürmek
Senin haddine değil.
Umutlar bir fidandı,
Baltayı vuran sen oldun.
Sevenin kapısında
Bir baykuş gibi durdun.
Vebali boynuna aldın,
Haksız hükmü sen verdin;
Dikenli ellerin kendi ruhunu yolsun,
Aşk bahçesine ektiğin hicran kurusun.
Ey öfkesini kininde bileyen, hırsına esir düşen,
Aşkın ahı dağlardan ağırdır.
Sevda sarayını yıkanın vicdanı taştandır.
Zulmün gölgesinde köşk kuranın akıbeti hüsrandır.
Aşkı hasret denizine koyanın
Baharı ebedi kahırdır.
Ey vuslatın katili,
Mahşer günü kurulunca o büyük mizan,
Diller susup yaralı kalpler konuştuğunda,
Görecek olan da sensin:
Bir sevdadan çalınan ömrün
Hangi tövbede karşılığı, hangi ateşte külü kaldığını.
Sırılsıklam aşkımızı kuraklığa mahkûm ettin,
Kendi yarattığın çölde bir damla şefkate hasret kalasın.
Biz, ruhu birbirine mühürlü iki ayrı kalptik;
Sen ki sevenleri dünyevi ayrılığa mahkûm ettin,
Zifiri karanlığında sonsuz ızdıraba gömülesin.
Ey gönül, nedir bilmez o merhametsiz sevdanın ateşini;
Şimdi o yangının külü, dünyasına duman, ahiretine nâr olsun.
Vebal çoktan yüklendi omuzlarına;
O “ah”ın gölgesi iki yakasını bırakmasın.
Aşkın elemini tartamaz zavallı vicdanı;
Birbirine mühürlü kalpleri ayıran kanlı elleri kurusun.
Cennet Bayrakal, 11 Mart 2026, 00:00

